Mahfi EÄŸilmez’in bugünkü yazısı
Küresel krizden hemen sonra krizin yarattığı ekonomik çöküşü toparlayıp ekonomiyi yeniden canlandırabilmek için parasal geniÅŸleme politikası yürürlüğe sokuldu. Bu uygulamaya ilk önce ABD Merkez Bankası (Fed) niceliksel gevÅŸeme (quantitative easing – QE) adını verdiÄŸi bir programla baÅŸladı. Onu kısa bir arayla Ä°ngiltere Merkez Bankası (BOE) aynı adlı programla, biraz daha uzun bir arayla Avrupa Merkez Bankası (ECB) varlık alım programları (asset purchase programmes – APP) adlı uygulamayla ve gecikmeli olarak da Japonya Merkez Bankası (BOJ) varlık alım programı adını verdiÄŸi programla izledi. Böylece dünyanın en geliÅŸmiÅŸ 4 ekonomisi küresel krizi aÅŸmak için daha önce Hazine veya kurumlar tarafından borçlanmak amacıyla piyasaya çıkarılmış olan uzun vadeli tahvilleri bedelini ödeyerek satın alıp karşılığında piyasaya para vererek parasal geniÅŸleme yapmaya ve dolayısıyla piyasaya likidite vermeye baÅŸladılar.
Fed, bu parasal genişleme programını 2014 yılının Ekim ayında sonlandırdı. Faiz artırımlarının yanı sıra, likidite enjekte etmek için satın aldığı tahvillerden vadesi gelenleri 2017 yılının Ekim ayından itibaren Hazine’ye veya çıkaran kurumlara vererek parasını tahsil etmeye başladı. Böylece faiz artırımlarının yanına likidite azaltma anlamında parasal sıkılaştırmayı da eklemiş oldu. 2017 yılında bu yolla 30 milyar Doları piyasadan geri çekti. 2018 yılında 420 milyar Dolar, 2019 ve 2020 yıllarında yılda 600 milyar Dolar ve 2021 yılında da 350 milyar Dolar olmak üzere yaklaşık 4 yılda piyasadan çekeceği miktar toplam 2 trilyon Doları bulacak.
Fed’in faiz artırımlarının yanında bu şekilde piyasadaki likiditeyi eksiltmesi dış finansmana ihtiyacı olan gelişme yolundaki ülkelere yönelik fon akımlarını iki nedenle önemli ölçüde etkiliyor: (1) Likidite daralıyor. (2) ABD’de faiz oranlarının yükselmesi bu fonların daha yüksek risklere katlanarak daha yüksek getiri için gelişme yolundaki ülkelere yönelmesinin çekiciliğini azaltıyor.